...Sonra diğerleriyle birlikte bir uçurumun kenarına geldik. Böyle anlatıyor; “arkamıza dönüp bakınca gökyüzüne doğru uzanan bir merdiven gördük. Meğer uzun zamandır o basamaklardan aşağı iniyormuşuz. Halbuki biz devamlı yukarı çıktığımızı sanıyorduk. Oraya gelince fark ettik, diyorum ya biz yukarı çıktığımızı sanıyorduk..” Tüm bu hayallerin bir rengi olmasın. Beni çağrıştırmasınlar, benden ayrı filizlensinler diye ben kendimden uzakta olmak istedim. Sonra bütün kalabalığın gözlerinden yol kenarında oturan kendimi izledim. Aciz ben, nasıl da durduk yerde hayallere dalıyor. Taptaze bir hevesle yoldan geçen çocukların peşine takılmak istiyor ama sonunda ihtiyarlığına ağlıyor. Bu yüzden bunun bir rengi olmasın isterdim, işaret ettiği bir yer olmasın, bir rengi olmasın, bir adım olmasın isterdim. Bir yüzüm de olmasın. Olmasaydı. O zaman suya dalar gibi tüm insanların aşkına karışabilirdim diyordum. Beni fark etmezlerdi. Ama şimdi bir yüzüm var. İlk yüz; acı çekmek için öğrenmek gerekiyor güzel çocuğum. Şimdi ben zevkle öğreniyorum, hastalığımı yanlış anlama. Ve bunu bir rafa koyma. Oraya veya buraya koyma, bu ortada duracak, tüm tutkular ve doyurulamamış tüm arzular için günlerce aç kalacağız.
Bu sözleri toprak söylüyor farzet. Evine yakın ağaçlardan birinde bir kuş söylüyor bu sözleri. Güzel yüzlü çocuğum. Uzaktan baksan kendi haline gülerdin. Düşün biz kimlerden uzak yaşadık. Binlerce insan, tesadüfen karşımıza çıkanlar, bazen dilenenler bazen avuçlarımızı açık bırakanlar, bazen şarkılar fısıldayıp terk edenler, daha sonra arka bahçemizde hepsine yer ayırdığımız. Hatırla.
Bana hangi karşılaşmanın bir tesadüf olmadığını söyleyebilirsin. Beklediğin kim olursa olsun seni ben de hatırlarım. Beklediğin kim olursa olsun ama, hayal kırıklığıyla birlikte gelecek. Ve sen zaten hayal kırıklığına paralel bir yaşam sürdüğün için bunu uzun zamanlar sonra fark edeceksin. Beklentin oldukça acın da olacak elbet, ama beklentini yok sayamazsın, hatırla.
Soytarının biri bir gösteri sırasında önündeki çukuru görmezden gelmişti ama yine de oraya düşmüştü. Çukuru reddetmek boşuna. Bunları anlatan da bir kuyunun dibinden anlatıyor, bunu bir kefe koyma. Bir çıkarı olmadığına yemin ediyor. Bedeninden kurtulmak istiyormuş, insanlara kızıyor ve çok küfrediyor. Diyor ki öldüğümde beni özlemle anacaksınız halbuki ben taş yığınından başka bir şey değilim. Öldüğümde hepiniz beni seveceksiniz diyor. Yaşarken onu öylesine yalnız bırakmışlar güzel çocuğum. Bulutları işaret edip ağlatmışlar. Kocaman adam buna kanar mı, kanmış işte. Sevdiğinden bir menfaati yokmuş çünkü, birini diğerinden fazla sevmezmiş. Sevdiğinden bir menfaati yokmuş çünkü, menfaati olana insan aşkı derdi. İşte bugün milyonlarcası dünyanın tüm sokaklarında yaşanıyor, benim uzun beyaz saçlarımı tarıyor biri, güzel masallar bunlar ve beşiğim boş, beşiğimden intihar etti çocukluğum, ben dünü özlediğimi sandım, halbuki dündeki ben’i özlüyormuşum. İşte kuklacının bir anlık esnemesiyle ip gevşiyor ve kukla acı çekiyor. Kukla, kukla olduğunun farkında değil. Bu yüzden bir başkasını sevdiğinde bu sevgi sömürü olmuyor. Ama kuklalığından haberdar olanın her bakışı sömürüdür. Ve kendini reddetmeyle başlar.
Halbuki biz uslu çocuklarız ve kabulleniyoruz, arka bahçemizde bir savaş oynanıyor. Kukla! İpine sıkı tutun. Yoksa üstünden adını alırlar ve sana deli derler, sokaklarda sabahlarsın ve boşuna evini ararsın. İpine sıkı tutunsun kukla, yoksa ölümüne neden olur. Onu öldürürler ve adına intihar derler. Ama yalan, çünkü kuklanın intiharını da kuklacı oynatır. Tokken mat görünürdü manzara ve o hiçbir şey bilmemek isterdi. Ne bildiyse acımasına sebep olmuş, bildikçe daha çok acımış. Hayat büyük acılar almış ve karşılığında küçük zaferler vermiş. İşte bu şekilde kaldıracaksın elini, hepsini de öğretmiş, böyle anlatıyor. Çok önceleri biri acının güçlendireceğini söylemişti. Küçücük bir çocuk söylüyor, acı çektikçe güçleniyorum. Ama güçlenip ne yapacaksın, taşa daha sert mi vuracaksın be çocuk. Evet biliyorum daha sert vuracaksın ama daha çok acıyacak elin. Böylece sen daha da çok güçlendiğini mi düşüneceksin ve daha da sert mi vuracaksın taşa. Evet daha da sert vuracaksın ve daha da çok acıyacak elin. Sen bir yere geldiğinde o senden bir adım ötede olacak. Ve sen onun bulunduğu yere gittiğinde onu yine bir adım uzakta göreceksin. Artık beni hiçbir şey acıtamaz diye düşünme, zamanı geldiğinde kül de yanar. Ağıtlarımızla sokaklarda koşarız. Şu köşeye bırakalım kendimizi deriz, bırakalım ve kaybolalım, bu devamlı tekrarlanan şamar oyunu bitsin artık deriz. Çünkü kimse kendi hayatından büyük değildir güzel çocuğum, kaybolduğumuzda kuyruğumuzdan tutup geldiğimiz yere oturtuyor bizi babamız. Bu yüzden bir şeyi avcumuzun içine alamıyoruz ve ona kendimizden bir ad koyamıyoruz. Eğreti bir dala tutunup geçineceğiz, bu son duayı biz yazalım, buna hakkımız vardır mutlaka. Korkuyor musun, inan ki yazacağız. Ve eşlerimiz bu dünyada olmadığı için birlikte ağlayacağız.
Küçük bir dünya insan toplanacağız ama bir rengimiz olmayacak, hepimiz birbirimize sarıldığımızda ancak bir renk olacağız. Hiç bilmediğimiz bir şeylere ağlayacağız. Tanımadığımız bir sürü insanı özleyeceğiz ama aslında özlediğimizin geçmişimiz olmadığını bizzat geçmişteki kendimizi özlediğimizi bileceğiz. Hasta bir çocuğun aczine ağlarken de aslında kendi aczimize ağladığımızı bileceğiz. Biri bizi yaralayıp gittiğinde onun için değil kendimize acıdığımız için ağlayacağız. Çünkü onun bir adı var ve adı olan hiç kimse bizi acıtamaz.
Bizi ağlattığını sandığımız acıyı kimse üstüne alamaz, onu taşıyamaz, onu kontrol edemez. Acı etrafta dolanan ve insanların birbirlerine yansıttıkları siyah bir ışıktır. Bu yüzden insanları suçlama hiçbir zaman, insanın aczini yüzünden iyi oku.
Eğer yeterince iyi okursan o acz’de tanrıyı da görürsün.
Hatırla, hayatı boyunca gözleri kapalı dolaşan bir adam vardı. Sözler önünden akan ırmaklar gibi geçmişti yaşarken. Hiç görmediği halde gözleri vardı bir düşün bu ne hazin. Ölümüne yakın son anlarını yaşarken de duyduğu büyük bir gürültü ve kocaman bir hiçlikten başka bir şey değildi. Şimdi sen bunları anlatanın üstüne parmağını basma. Bunlar belki güzel masallar ama bunları anlatan senin hiçbir şeyin değil.
Belki de yaşarken senin sahip olabileceğinin en fazlası ama yine de söyledikleri, tozların sindikleri yerden havalanmaları kadar dağıtır dikkatini. Rüyalarına denk olsaydı ne mutluydu senin hiçbir şeyin değil, uzun zaman oldu yeşil beyaz rüyalar görmeyeli, işte bu beni ağlatıyor güzel yüzlü çocuğum. Böyle anlatıyor; o denizini özleyen balık için karada çırpınmanın adıydı hayat. denizi özlemesinin adıydı iman. Ve onu yakalayıp bir kavanoza koyduklarında o kavanozdaki suyun adıydı dünya aşkı. Balığı bir kavanoza koydu çocuklar. Kavanozdaki su o balığın hiçbir şeyi değildi ama aynı zamanda yaşarken sahip olabileceğinin en fazlasıydı. Bunları anlatanın sonsuz bir deniz olduğunu düşün. O halde bu anlatılanlar da küçük damlalardır. Ama damla denizin tüm özelliklerini taşımayabileceği gibi sizin önünüze sıçrayan damlalar denizin en pis kısmından gelmiş de olabilir.
Sonra kime inandırabilirsiniz ki, kim inanır, bakın denizin adı bile yok. Kendisi görülemediği için damla geliyor, damlanın bir adı var, belki cebrail, sınırları var ve sırf bu yüzden görülüp duyulabiliyor. Elinizle dokunabiliyorsunuz. Ve ne hazindir ki elinizle dokunabildiğiniz için bir müddet sonra ondan sıkılıyorsunuz, gözünüzde küçülüyor, zerre kadar bir değeri kalıyor. Bunları anlatan sana gözyaşları eşliğinde anlatsaydı da onun samimiyetine inanmazdın ve onu kendin gibi bulmazdın. Bunları sana kendimle konuşur gibi anlatmak isterdim güzel çocuğum. Ve senin de kendinle konuşur gibi bana anlatmanı beklerdim. Ama bak ses dışarıdan geliyor. Dışarıdan gelen bir ses nasıl senin sesin olabilir. Sen içeridesin, benim yanımdasın. Ve sen de en çok bir başkasının hayal etmesi kadarsın. Ben de senin hayal ettiğin kadarım. İkimiz de kocaman hayal ediyoruz biliyorum ve sırf bu yüzden gerçek olmak istemiyorum. Sen de hiç gerçek olma güzel çocuğum, ben gerçekleri pek sevmiyorum. Mutluluktan ağlarken bunları anlatan, dünyadaki tüm insanları tanıdığını söylüyordu. Hepsi içimde kocaman bir gürültü oldu, bu beni ağlatıyor diyordu. Bazen savaşlara da girmiş, ama hepsine de yanlışlıkla. Uzaktan düğün olduklarını düşünürmüş ve oraya vardıktan bir müddet sonra düğün savaşa dönermiş, bu daha sonraları da defalarca rüyasına girmiş.
Anı: “Nasılsın biriciğim. Ama şimdi böyle seslendiğim için seni sahiplendiğimi düşünme, utanma. Seni sadece ödünç alıyorum. Yaşarken neye sahip olabilirsin ki zaten, hepsini ödünç alırsın. Ve hepsi de yarım kalır. Eğer zaman da kalırsa sana içindeki dipsiz kuyuyu göstereceğim. Bak ben yıllar sonra kendi kuyumu kendim görmeyi becerebildim. Nasıl olacak, ama aşkla değil. Yıllar önce onu bir kazada kaybettiğim gün aşkın adı da farklı çağrılmaya başlamıştı. Ben onu sana sadece yoklukla göstereceğim…”
…Sonra diğerleriyle birlikte bir uçurumun kenarına geldik. Arkamıza dönüp baktığımızda gökyüzüne doğru uzanan bir merdiven gördük. Meğer uzun zamandır o basamaklardan aşağı iniyormuşuz. Halbuki biz devamlı yukarı çıktığımızı sanıyorduk. Oraya gelince fark ettik. Ve bir dua bulduk içimizden, birlikte onu söyledik; şimdi hayatımız boyunca var olmayanları hayal ettiğimiz için, gelin hep birlikte ağlayalım diye…
Erhan Fuçucu
Kasım 2006

